Son günlerde yazma konusunda çok fazla kafa yoruyorum. Hem de köşeye sıkışacak kadar 🙁

Buna birazcık da gittiğim ”Yaratıcı yazarlık” kursun da etkisi var.

Ama ben zaten kendimi bildim bileli neyi, neden, nasıl, niçin ve kimin için yazılması gerektiği konusunda çok kafa yorarım. Bu konuda elime geçen her şeyi okuyup, kendi yolumu bulmaya çalışırım.

Çünkü okumaktan sonra benim bu dünyada en çok sevdiğim şeydir yazmak 🙂 Kendimce yazmak ve ilk önce kendim için yazmak.

Yazarken her şeyi, herkesi unutuyorum. Çok iddialı olacak belki, ama hayatımın en mutlu anları yazı yazabildiğim anlardır.

O yüzden yazarken hep yalnız olmak isterim. Dikkatimi hiçbir şey dağıtmamalı. Evimde, kendi köşemde, çocukluğumdan beri kullandığım masamda saatler, günler, asırlar geçirebilirim. Kitap, kağıt, kalem ve sessizlik olsun yeter. Başka hiçbir şey istemem.

Yazmak benim için kendimce kelimelerle dans etmektir. Kalemin yardımıyla, yüreğimde biriktirdiklerimi beynimden geçirerek kağıda dökülmesidir. Ve bana göre bunun reçetesi yoktur. Özellikle de öykü söz konusu olunca.

Tamam, okuduğumuz kitaplar bunun bir çerçevesini veya iskeletini çıkarabilir, ama bu kadar. Gerisi yazana, sonra da okuyana kalmıştır.

”Bunu kaç kişi okur ve beğenir” diye hesaplayarak yazılmaz. Yazılamaz. Özellikle  de öykü ve şiir:

Yazan önce kendisi için yazar ve mutlu olur bence. Sonra da okuyan okur, beğenen beğenir. Herkesin beğenmesi mümkün değil zaten.

Bir okur olarak hiç kimse, ”Ben okuduğum her şeyi beğenirim veya severim” diyemez. Derse de ben inanmam.

Elimize geçen her şeyi okumalıyız. Onu kabul ediyorum. Ama okuduğumuz her şeyi beğenmek gibi bir şey söz konusu olamaz. Bu dünyaca ünlü yazarlar için de geçerlidir.

Çünkü herkes farklı bakar, farklı görür, farklı hisseder ve farklı düşünür. Herkesin hayalleri de, zevkleri de farklıdır.

Ayrıca reçeteler, kurallar ve kısıtlamalar yazının içindeki ruhu öldürür. Bir öykünün ruhu yoksa, bence öykü de yoktur. Yani öykünün içine çok fazla plan, hesap, kural girerse, o öykü öykü olmaktan çıkar.

Birazcık özgürlük iyi gelir öyküye 🙂 Şiire, romana da elbette.

Ben bazen kafamda tasarladıklarımı yazmaya otururum, ama yazı bittiğinde o tasarıdan eser kalmaz.

Şu an ismini hatırlamadığım Rus bir yazarla ilgili çok güzel bir yazı okumuştum…

Yazarın günlerce hiç evden çıkmadan yazmak gibi bir alışkanlığı varmış. Yazmaya başladığı şeyi bitirene kadar da, ilerlemiş yaşına rağmen yemeden, içmeden kesilirmiş. Bir gün arkadaşı ziyaretine gelmiş ve onu yazı masasında , baygın bir halde ağlarken bulmuş.

”Hayrola, niye ağlıyorsun?” diye sorunca da,” Kahramanım öldü ve ben perişan oldum” diye cevap vermiş.

Arkadaşı gülmüş, ”Yahu onu öldürmek de, yaşatmak da senin elinde değil mi?” demiş.

”Elimde değil işte” diyerek ağlamaya devam etmiş yazar.

İşte böyle 🙂 Ben yazı konusunda köşeye sıkıştığımda bu hikayeyi hatırlar ve gülümserim. Sonra yine kendi dünyama dönüp, rahatlamış bir şekilde yazılarıma devam ederim.

*** Bu arada Semih Gümüş ve dün gece ”Yaratıcı yazarlık” kursuna katılan arkadaşlarıma teşekkürler! Bu yazıyı yazmama sebep oldukları için :):) 🙂

 

 

Bu yazıyı beğendiniz mi? Yeni yazılarım mail adresinize gelsin!