”İyi bir öykü yazmanın üç kuralı vardır. Ama sorun şu ki, o kuralları kimse bilmiyor”

Bu sözün kime ait olduğunu bilmiyorum, ama çok seviyorum. ”Morgue Sokağı Cinayeti” kitabındaki öyküleri okuduğum süre boyunca bu söz beynimde dolaşıp durdu ve kitap bitince, Edgar Allan Poe ile birlikte, yeniden öyküye aşık olmama sebep oldu 🙂

Benim için Poe, kendi ruhundaki çatlakları tamir etmek için, kendini iyileştirmek için yazan garip bir adam. Belki de o yüzden onu çok seviyorum. Hatta onda kendimden bir parça bulmuş olabilirim 🙂

Bu kitaptaki öyküler, bütün bildiğimiz ve gözümüzün içine sokulmak istenen öykü yazma kurallarını, hiçe sayan ve paramparça eden bir tarzda yazılmış.

Mesela ilk cümle ve ilk paragraf takıntısı olanlara ve bunu çok katı bir şekilde eleştirenlere hemen şu örneği verebilirim: ”Çözümleme diye adlandırdığımız düşünce gücünün kendisi çözümlenmeye pek elverişli değildir. Onu sadece, vardığı sonuçlarla değerlendirebiliriz. Bildiğimiz bir şey de şu: Çözümleme gücüne aşırı derecede sahip olmak, insanoğlu için her zaman gerçek bir tad kaynağıdır”.

Çözümleme kavramıyla ilgili iki-üç sayfa kadar süren bir beyin jimnastiği sonrası, öyküye esas giriş şu cümleyle yapılıyor: ”Aşağıdaki öykü okuyucuya, sanki ileri sürdüğüm bu düşüncelerin bir açıklamasıymış gibi görünecektir”.

Poe’nin öykülerini okumak ve anlamak kolay değildir. Sıkı bir beyin jimnastiği yaptırıyor. Bir bina inşa eder gibi, kat kat, milim milim işlenmiş, ince ince düşünülmüş ve çok özenli bir şekilde yazılmış konular ve karakterler.

Peşinden sürükleyen bir ritmi var. Adrenalin dozu öyle güzel ayarlanmış ki, okuyan hikayenin içine girip, taraf tutmak zorunda kalıyor. Bütün hikayelerin ölüm ve öldürme etrafında döndüğünü de hesaba katarsak; bir bu tarafa, bir o tarafa savrulmamak elde değil 🙁

Tadını çıkara çıkara, hissederek ve hissettirerek işlenen cinayetler. Cahillikle delilik arasında sıkışmış, ya da dans eden karakterler.

”Hastalık duygularımı keskinleştirmişti. Hepsinden çok da işitme duyum keskinleşmişti. Cennetteki, yeryüzündeki her şeyi duyuyordum. Cehennemdekilerin de birçoğunu duyuyordum. Siz beni deli sanıyorsunuz. Deliler hiçbir şey bilmez. İşimi nasıl akıllıca yürüttüğümü, nasıl sakınarak, nasıl ileriyi görerek, nasıl gizliden gizliye çalıştığımı görmeliydiniz”.

Deli olduklarını hiçbir şekilde kabul etmeyen, kendilerine göre cinayetleri işlemek için sebepleri olan, hatta fazlasıyla haklı olduklarını düşünen karakterler: ”Bir yanlışın düzeltilmiş sayılması için onu düzeltene bir kötülük gelmemiş olması gerekir. Sonra bir de yanlışı yapan, yanlışı düzeltmekte olanın kendinden intikam aldığını anlamazsa, o yanlış düzeltilmiş sayılmaz”.

Ben en çok ”Kuyu ve Sarkaç” öyküsünden etkilendim. Büyülendim desem daha doğru olur. Sarkaçın altındaki adamın içine girip, milim milim gelen ölümü iliklerime kadar hissettim. Ölümün nefesini burnun dibinde hisseden bir insanın, beyninde olup bitene hem hayran kaldım, hem de şok oldum.

Beni en derinden sarsan öykü ise ”Geveze yürek” oldu. Bu öyküde ben, ihtiyar adamın gözünden bakarak,  katili anlamaya çalıştım. Öldürülmenin korkusunu ve acısını vücudumun her hücresinde hissederken, yazarın şu sorusu bende tokat etkisi yarattı: ”Delilik sandığınız şeyin sadece duyuların fazla keskinleşmesi olduğunu söylemiş miydim size?”

Çok uzun zamandır bu kavram üzerine kafa yoran bir insanım. Ben deliliğin bir dur noktası olduğunu, caniliğin ise hiçbir freni, dur noktası olmadığını düşünüyorum. Ayrıca delilikle caniliği ayrı ayrı irdelenmesi gerektiğini de düşünüyorum. Ama ne kadar irdelenirse irdelensin net bir cevap alınamayacağını da farkındayım. Neticede hiç kimse yüzde yüz beynin içinde olup bitenleri tam olarak öğrenemez 🙁

Edgar Allan Poe’nin amacı zaten bizi düşünmeye ve soru sormaya kışkırtmak. Herkesin farklı soruları olabileceği gibi, farklı cevapları da olması son derece normaldir.

Bakın yazar ne diyor: ”Herkes kendine göre bir bilgi elde eder. Bu bilginin azlığı ya da çokluğu, sadece varılan sonuçların doğruluğundan gelmez. Daha çok gözlemlerin niteliğinden gelir. İş neyi gözlemleyeceğini bilmektedir”.

Yazımı şu cümleyle tamamlamak istiyorum: ”Gerçek her zaman bir kuyunun dibinde değildir. Daha önemli bilgi alanlarına bakıyorum da, onun hep yüzeyde olduğuna inanıyorum. Biz onu vadilerin derinliklerinde ararız, o ise dağların tepesindedir”.

Okumadıysanız okuyun derim 🙂

 

Bu yazıyı beğendiniz mi? Yeni yazılarım mail adresinize gelsin!