Seyredeli on gün olmuştur, ama hala etkisi altındayım 🙁

Aklıma gelince kala kalıyorum, ne hissedeceğimi ve ne düşüneceğimi bilemiyorum.

Benim zaten çocukluğumdan beri görme özürlü insanlara karşı bir hassasiyetim var. Çünkü saçma bir sebepten dolayı, sonradan kör olan bir amcam vardı. Karışık sebeplerden dolayı onunla pek yakın bir ilişkimiz olmadı, ama benim onu ne kadar sevdiğimi hissettiğini biliyorum. Görüşme şansımız olduğunda, ben de onun görmeyen gözlerinden ve yüzünden beni nekadar ve niçin sevdiğini görebiliyordum.

Filme gelince. Başrolde Tanrı ve kader var. Daha film başlar başlamaz, şu cümleden bunu anlıyoruz : “Sen hem her yerdesin, hem de görünmezsin. Bir sığınak bulup, yalnızca senden saklanamayacağım. Senin adından başka, kimsenin adını anmayacağım”.

Tek engel cehalettir sözünü doğrulayan ve can acıtıcı bir şekilde anlatan bir film.

Cehaletin getirdiği çaresizlik, teslimiyet felaketlere davetiyedir. Yapılan hatalar gerçek anlamda kıyametin kopmasına sebep olur ve bir anda her şey yıkılıp dökülür. Yıkılıp dökülünce de kadere sığınılır. Bazen de Tanrı’ya isyan edilir.

Ama sebep Tanrı değildir. Yaptıran da Tanrı değildir. Çünkü Tanrı yol gösterir ve uyarır. Görmek isteyene.

Bütün bunlar çok imgesel bir şekilde anlatılmış filmde. Söz ve diyaloglardan ziyade, doğa sesleriyle ve görüntülerle anlatılmış.

Hikaye daha çok baba etrafında dönüyor. Daha bebekken babasını kaybeden bir adam. Gencecik karışı öldükten sonra, çocuklarıyla ve hayatın yükleriyle baş etmeye çalışan, yorgun ve bezgin bir adam. Oğlunun kör olduğunu kabullenemeyen, ondan her anlamda kurtulmak için her yolu dener. Her yolu denedikçe de sürekli hata yapar.

Filmin başından sonuna kadar en kuvvetli imge baykuş sesidir. Felaketin geleceğini, yaklaştığını, en son da geldiğinin habercisi.

Sis, yağmur, fırtına- diğer felaket habercileri.

Uyarılara aldırılmadığı takdirde, felaket (fırtına) başladıktan sonra onu engelleme ve hiçbir hatanın düzeltilme şansı olmadığı gerçeğin altı çok kalın çizilmiş 😳

Seyredenin canını acıtan ve kalakalmasını sağlayan da budur.

Konu çok güzel işlenmiş. Oyuncular işini fazlasıyla iyi yapmış. Müzik ve doğa sesleri çok yerinde kullanılmış.

Ben uzun süre Muhammed’i ve babaannesi Aziz’i unutamayacağım her halde. Hele hele Muhammed’in şu sözleri uzun süre kalbimi sıkıştırmaya devam edecek gibi: ” Kimse beni sevmiyor. Beni kör olduğum için istemiyorlar. Öğretmenim, Tanrı’nın körleri sevdiğini söylemişti. Ben de ona, Madem seviyor neden beni kör etti, neden kendisini görmeme izin vermedi diye sormuştum. Öğretmen de Tanrı’nın görünmez olduğunu, onu her yerde hissedebileceğimizi, ellerimizi uzatıp ona ulaşabilec ğimizi söylemişti. O günden beri ben de her yerde Tanrı’yı arıyorum. Ellerimi uzatıp, ona ulaşmayı bekliyorum”.

Filmin son sahnesi çok güzel, ama kafa karıştırıyor. Gökyüzündeki leylek yeni bir hayatın, yeni bir başlangıcın simgesi. Ama babanın kucağındaki Muhammed’in parmaklarını oynatmasına rağmen, yaşıyor mu sorusunun cevabı havada asılı bırakılmış.

Bu filmi mutlaka seyredin derim. Gözlerle değil, kalple hissetmenin ne kadar güzel ve kıymetli olduğunu hatırlamak için seyredin 😊

 

 

Bu yazıyı beğendiniz mi? Yeni yazılarım mail adresinize gelsin!