”Ölüm bazen bir tutkuya dönüşür. Dinimiz bir yandan intiharı lanetler, bir yandan da ölümün insanı rahmete, huzura kavuşturan bir düğün gecesi olduğunu yüreğimize kazır”

Ağır bir alıntı cümlesiyle yazıma başladığımı farkındayım. Ama romanda ele alınan hikaye de fazlasıyla ağır 🙁

Karşı cinse değil de, kendi cinsine ilgi duyan bir erkek ölmeye mahkum mudur sorusunun cevabını aramaya davet eden bir roman 🙁

Hele hele bu hikaye doğuda başladıysa, intihar ya da ölüm kaçınılmaz gibi gelir hala.

Cehalettin kol gezdiği, cehaletin ağır bastığı yerde, ”tecavüzler, dayaklar, dayağın aşırı kaçtığı evlerde kazara ölümler doğaldır. İnsanlık halidir. İnsanlığın bu halde olduğu yerde en büyük ayıp ise, aile içi olayları şikayet etmektir. Kol kırılır yen içinde”.

Oralarda tecavüze uğrayan çocuklar, özellikle de erkek çocukları tecavüzün intikamını almayı düşünemez, isteyemez. Çünkü ne olursa olsun tecavüze uğrayan suçlu çıkar ve öyle ya da böyle ölmeye mahkumdur.

Ne yaparsa yapsın, nereye giderse gitsin; görünüşünü kimliğini değiştirse bile, bir gün bir şekilde ”geçmişine yakalanır” ve ölümle kucaklaşır.

Bedrettin- Bora- Recep çok tanıdık karakterler. Onları sevmemek ve anlamaya çalışmamak imkansız.

İnsanın yüreğini burkan, çaresizliğin nasıl bir şey olduğunu iliklere kadar hissettiren ve günümüzde de fazlasıyla var olan karakterler.

Ama karakterler ve hikaye çok tanıdık olunca, insan farklı bir şey görmek ve okumak ister.

Bora’nın kitabı bence biraz aceleye getirilip, yazılmış gibi. Bu kitabı gerçekten Ayşe Kulin mi yazdı diye düşündüğümü itiraf etmeliyim. Yani diğer kitaplarındaki özen yok sanki.

Karakterler süper, ama kurgu bana zayıf gibi geldi. Hele intihar sahnesi bana fazlasıyla tanıdık geli. Hiç şaşırtmadı. O yüzden de hiçbir şey hissettirmedi. Hatta hayal kırıklığı bile yarattı 🙁

Evet, su gibi akan bir dili var, ama bana bir şeyler eksik gibi geldi.

Bu yazıyı beğendiniz mi? Yeni yazılarım mail adresinize gelsin!