”Kırlar solgun görünüyor. Dağların uzağında koyu bir sis sürükleniyordu. Kara karga sürülerin gak gak diye çirkin ve uğursuz bağırışları yükseliyor, havayı kaplıyordu”

Bulgaristan’da doğup büyüdüğüm için benim edebiyat sevgimin temeline ilk önce Bulgar, sonra da Rus edebiyatı yerleşip, kök saldı. Yordan Yovkov ise beni ilk etkileyen ve öykü yazmaya kışkırtan yazardır.

Orta okula kadar ona aşıktım. Masalsı diline bayılıyor, köylüleri anlattığı hikayelerdeki bir çok karakterin iç dünyası çok tanıdık geliyordu. Ama orta okulun sonuna doğru, Bulgaristan’da yaşayan bir Türk olarak, Osmanlı döneminde yaşanmış olayların tarih kitaplarında ve edebiyat eserlerindeki anlatış biçimi beni köşeye sıkıştırmaya başladı 🙁

Çünkü yeniçerilik kavramını, Türklerin sadece kesip biçen ve tecavüz eden barbarlar olduğunu anlayıp, kabul edebileceğim bir şey değildi. O yüzden o gündür bugündür benim kalbim bazı halk efsanelerine, ama özellikle de Bulgar halk efsanelerine kapalıydı 🙁

Yıllar sonra artık Türkiye’de yaşayan bir Türk olarak tekrar bu efsaneleri okuyarak, yüreğimi test etmek istedim.

Bir yetişkin olarak onları okumak o kadar canımı acıtmadı. Ama çocukken tespit ettiklerimin doğru olduğunu teyit etmiş oldum.

”Balkan Efsaneleri”, Yordan Yovkov’un halk masallarından yararlanarak yazdığı öyküler.

Hikayelerin kurgusu, karakterlerin oluşturulması; doğanın baş köşeye oturtulup, konuşturulması muhteşem. Ama en çok karakterlerin iç dünyasında olup bitenleri, ruhsal çözümlemeleri ve yaşadıkları değişim ve devrimler etkiliyor okuyanı. ”İnce”, ”Bojura” ve ”Şibil” bu anlamda ders çalışır gibi okunabilecek öyküler.

Ama bütün hikayelerdeki karakterler arasında tek iyi veya pozitif bir Türk karakteri bulamazsınız 🙁

”Yabanıl bakışlar ve kurt gibi ulumalarla, çılgın atları üstlerinde köyleri basan, yağmacılık ve kıyıcılık yapan eşkiya topulukları”. Kadınlara tecavüz eden, çocuklara bile acımayan, ”ellleri öldürmekten yorulmayan” karakterler 🙁

Üstelik sadece erkek karakterler için geçerli değil bu negatif yansıtma yaklaşımı.

”Bojura” adlı öyküdeki çingene çiçekçi kız karakteri mesela: ”İri kara gözleri, ince uzun endamı, taze açmış bir yaban gülünü andırıyordu”. Ne kadar güzel bir kadın diye içinizden geçiriyorsunuz, ama ”Acısı yüreğinin derinliklerine inerek orada köreldi. Yüreğinde başkasının acısına yer yoktu”. Bu cümlelerden sonra bu kadının güzel şeyler yapmasını bekleyemezsiniz. Yapmıyor da zaten 🙂

Sonuçta ne kadar güzel yazılmış olursa olsun, benim yüreğim bu hikayelere hep kapalı kalacak 🙁

Çünkü bu hikayelerde, ”Anadolu Türkleri, kürtler, zeybekler, dağılılar ve kapısızlar- ipten, kazıktan kurtulmuş, korkunç insanlar” olarak baş köşeye oturtuluyor.

Bu yaşımda tekrar bu kitabı okuyarak, orta okulda verdiğim kararın ne kadar doğru olduğunu görmüş oldum. Bu haydut hikayelerini yok saymak adına, Bulgar edebiyatından vazgeçip, Rus edebiyatına sarılmıştım. Ne iyi etmişim 🙂

Haklı olup olmadığımı anlamak isterseniz, bu kitabı okuyabilirsiniz.

 

Bu yazıyı beğendiniz mi? Yeni yazılarım mail adresinize gelsin!