Benim bir arkadaşım var. Arkadaş yanlış bir sözcük oldu galiba 🙂

Çünkü öyle olduğuna kendimi inandırmam için binbir gece, binbir diyarda dolaşsam bir şahit bulamam. Neyse. Bu arkadaş birkaç gün önce beni aradı.

Şöyle özledim, böyle özledim, hep aklımdasın, hep aramaya niyetleniyorum, ama hep bir şey çıkıyor, öyle yoğunum ki… Palavranın bin bir hali. Sanki ben onu görmeye çok meraklıyım da. Varlığını unutalı asırlar olmuş.

Kibarca telefonu suratına kapatmaya niyetlenmek üzereydim ki, yarın şu saatte, şu yerde mutlaka buluşalım diye yalvarmaya başladı. Çok işim var, zamanım yok desem de nafile. Ruhumu daha fazla daraltmasın diye kabul ettim ve ”Lütfen geç kalma” diye de tembihledim.

”Senden önce bile gelirim” sözüne inanmasam da ertesi gün belirtilen yere tam zamanında gittim. Bekledim, bekledim, gelmedi.

İçimden ona değil de, kendime saydıkça saydım; ”insanlar kolay kolay değişmez” diye söylendikçe söylendim 🙁

İki üç gün sonra, renkli ve şatafatlı bir AVM’nin sessiz bir köşesinde , sinema öncesi kahvemi içerken birden boynuma sarıldı o malüm arkadaş.

Sıkı sıkı sarılıyor ve yanındaki birilerine, ”Ah bahsettiğim o arkadaş bu işte”. Şöyle iyidir, şöyle birisidir diye uydurdukça uyduruyor. Uyduruyor çünkü anlattıkları arasında ben yokum.

Neyse uzun bir sarılma seansından sonra, sıra özre geldi:”Kusura bakma o gün gelemedim. Migrenim tuttu yine. Bildiğin gibi değil. Yataktan çıkamadım”.

Bana bir gülme geldi. ”Vah canım, keşke o saatlerde sevgilinle şekilden şekle girip çektiğin fotoğraflarını Instagrama  paylaşmak yerine, sevişseydin onunla. Bilmiyor musun, migrenin en ilaçı sekstir” dedim ve masadan kalktım.

”Senin yalanlarına ayıracak zamanım yok. Filmim başlıyor” diye ekledim ve gittim.

Arkamda havada asılı kalan ölüm sessizliğin tadını çıkara çıkara yürüdüm.

Benim bir arkadaşım var. Tamam , tamam, arkadaş doğru sözcük değildi.

Sahi, bu anlattığım arkadaş benim arkadaşım mıydı? Yoksa arkadaşımın bana anlattığı sözde arkadaşı mı 🙂

 

Bu yazıyı beğendiniz mi? Yeni yazılarım mail adresinize gelsin!